Arzu Armağan Akkanatlı 13 Ekim 2021 Çarşamba, 13:38

Biz içimizi acıtan, gözlerimizi yaşartan masallar okuyarak büyüdük biz...

Bir yılbaşı günü kibritlerini satmaya çalışan "Kibritçi Kız" Ellerinde hediye paketleriyle önünden geçen neşeli insanlara cılız sesiyle "satılık kibritleri" olduğunu söyler. Kalabalıklar çekilir, hava çok daha soğumuştur. Küçük kız teker teker kucağındaki kibritleri yakar. Kibritler biter. Ertesi sabah onu oturduğu duvarın dibinde donmuş olarak bulurlar.

Benim çocukluğumda bu masal tüm çocuklar tarafından bilinirdi, beni de arkadaşlarımı da ağlatmıştır hem de her okuduğumuzda ya da dinlediğimizde.

Birçok masalla birlikte bu masalı da yazan Andersen hayatı boyunca değil evlenmek sevgilisi bile olmamış biriydi. Geceleri yatarken yangın çıkar korkusuyla yanına bir ip alırdı. Olası bir tehlikede balkondan kaçıp kurtulabileceğine inanırdı böyle yaparak.

Uykuya yatarken onu uykusunda ölü zannedip gömmesinler diye canlı olduğunu sadece uyuduğunu yazan bir kâğıt iliştirirdi göğsüne.

Tuhaf birisiydi. İnsanlara uzaktı. Çocuğu yoktu ama onların dünyasını iyi anlatabiliyor, hayat karşısında yalnız bırakılmış çocukların acısını içinde hissedebiliyordu. Dikkati bütün çocuklara dönüktü. Belki çocuğu olmadığı içindir. Tüm çocuklara hislerini paylaştırabilecek kadar duygulu ve sağduyulu biriydi.

Biz masallar dinlerdik ve masalların pek çoğu sahipsiz çocuklardan söz ederdi. Bu karmaşık, acımasız dünyada korunmamış, sevilmemiş, kendini güvende hissetmemiş çocuklardan...

Soğuk, kötü kalpli üvey anneyi, kurdu, kalpsiz adamları anlattılar bize masallarda... O çocukları koruyacak kimse yoktu.

Onlar için çok üzülürdük.

Büyüdük ve hayatın o masallardan da acımasız olduğunu canımız yana yana öğrendik.

O sahipsiz çocuklar hayatın içinde dolaşıyorlardı. Gerçektiler. Annelerinin diğer çocuklarını koruyabilmek için susturulduğu çocuklar...

Ailelerinin yaşam koşullarına ayak uydurabilmek için ayaklar altına alınan çocuklar...

Üşüyen, çalıştırılan, eğitimden mahrum bırakılan, istismar edilen...

Masalları okurken üzüldüğümüz kadar üzüldük mü onlara? Zavallı, hırpalanmış kaç çocukla karşılaştığımız düşünsenize. Onlar birilerinin çocukları. Korumaya çabaladıklarımız bizim çocuklarımız.

Beyaz atlı prensin gelmesini beklemek pek mümkün görünmüyor.

Andersen'in gözünden bakabilsek...

"Beyaz atlı prens" olamaz mıyız? O çocukları koruyup kollayamaz mıyız?