Müftülük SİT alanına kaçak yapı yapsaydı mesele yoktu!

Özlem Yağmur 12 Mayıs 2020 Salı, 00:08

İşin aslına bakılacak olursa...

Şu sıralar, "çamaşır suyu ve tuz ruhunu minimalize edilmiş ölçeklerle karıştırıp, üzerine de bol suyu basıp zehirlenmeden de temizlik yapılabilir mi?" Noktasında yoğunlaşmış durumdayım.

İkisini de ayrı ayrı severken, onları bir araya getirememek üzüyor insanı.

En çok da, derz araları için üzülüyorum. Hatta bazen üzülmeyi de geçip takıyorum!

Gecenin bir vakti çağırıyorlar resmen, kalkıp bakıyorum derz aralarına...

Nasıl yapmalı?..

...???

***

Genel durum böyle.

Sabaha karşı kalkıp, her yeri ovasım var. Tuz ruhu ile çamaşır suyunu ille de buluşturasım var...

Ve bu anlattıklarımda asla mübalağa yok. Benim ayarıma gelen pek çok hemcinsim de aynı böyle. Biliyorum. Konuşuyoruz. Dertleşiyoruz. Ve birbirimizi çok iyi anlıyoruz.

Hani, "temiz delirmek" geyiği var ya...

Bizimki hakikat oldu.

Tertemiz delirdik...

Ancak benim halim bir "tık" ileride. Artık tüm zamanlarınkinden çok daha beter potlar kırıp, çok daha büyük çamlar deviriyorum.

Beni ezelden beri tanıyan, çam devirme, pot kırma kapasitemin ne halde olduğunu çok iyi bilen eş dost, feryat figan arayıp düzelttiriyor kırdığım o çok fena potları...

Pandemi sürecinde, ani bir şekilde çok sevdiği amcasını kaybeden arkadaşımın sosyal medya paylaşımının altına:
"Canım... Gözün aydın. Çok sevindim."

Yazıyor...

Aynı gün, hemen hemen aynı saatte yeğeni doğan ve sevinçten coşan bir başka arkadaşımın paylaşımına ise:

"Gerçekten çok üzüldüm. Rahmet ve sabır dilerim" yazıyorum.

Daha doğrusu yazıyormuşum...

...........

Ekran görüntüleri atıp çığlık çığlığa arayan arkadaşlardan öğreniyorum öyle yazdığımı.

Böyle işte...

Bendeki durum böyle.

***

Tabii bu koşullarda, mevcut ruh haliyle kalkıp yazı yazmaya yeltenmek nasıl bir cesaret işidir?

Onu da çözebilmiş değilim.

Ama niyetine girdim bi kere.

Hayırlısıyla başlayalım.

Ben temiz temiz delirirken, Bursa'ya, Bursa basınına yine bir haller olmuş.

Millet, "Cennet Mahallesi" kıvamında birbirine girmiş. Argolar, hakaretler, tehditler, şantajlar, montajlar gırla gitmiş.

Derz aralarına takmaktan fırsat bulabildiğim aralıklarda "yine n'oluyor?" diye sordum arkadaşlara...

Bi ton avantür hikaye dinledim.

Ara ara ben de baktım, n'oluyor? diye...

Bizim basın mahallesi, "Sıkıntı yoksa sıkıntı vardır." Modunda birbirine racon kesiyor.

Sürükleyici aslında. Aksiyonu bol, gişesi sağlam... Atarlı giderli bitirim işi bi süreç...

Ve fakat, sarmadı beni.

Eskiden olsa belki sarardı. Ama şimdi hakikaten sarmadı.

...da, şu "Müftülük Binası" meselesi çok enteresan geldi.

Anladığım kadarıyla, Fomara Meydanı'ndaki eski müftülük binasının yerine yeni müftülük binası yapılması gündemde.

Zaten müftülüktü, yine müftülük olacak. Ancak bu kez biraz daha komplike olacak. Daha geniş bir alanı kapsayacak felan...

Benim (Bu arada, olmaz olsun böyle araştırmasız gazetecilik) onca işin arasında anladığım bu.

Hal böyle iken...

Bir vaveyla kopuyor!

Vay efendim, "meydanım da meydanım. Benim biricik meydanım..."

Diyen bir kısım gazeteci, bendine sığmayıp taşan kent aşkıyla bu inşaata karşı çıkıyor.

"Tarihti, dokuydu, meydandı, kentlilik bilinciydi" diye müftülük inşaatına yükseliyor.

Oradan da başka başka yerlere yükseliniyor.

Dediğim gibi... Sonrası bildiğin "Cennet mahallesi" paçozluğunda!

Lakin, benim yarım aklıma takılan mevzu derin.

15 Temmuz Darbe Girişimi sonrasında, Demokrasi Meydanı adıyla anılan bu meydan için kendisini heder eden kent dostu gazetecileri şaşkınlıkla izliyorum.

İzlerken de, hayretler içerisinde kalıyorum.

Meğer ne çok seviyorlarmış bu kenti, kentin meydanını, her türden dokusunu, osunu, busunu...

Sevince nasıl da cabbar mücadele ediyorlarmış sırf kent yararına.

Vay... Ki ne vay!

Oysa biz bu bahse konu (edilmeyen) arkadaşları, Nilüfer Belediye Başkanı pek kıymetlileri Turgay Erdem, doğal SİT alanına, su havzasına kallavi kaçak ŞATO diktiğinde sahada göremedik.

Pardon. Düzeltiyorum. Gördük...

O kaçak ŞATO yıkılırken, karalar bağladıklarında gördük. Yıkım işlemini yapan Büyükşehir Belediyesi'ne kasabanın cadısı gibi beddualar ederken,"milli servet gidiyor" diye şahsi servet için dövünürken gördük.

Yine benzer bir şekilde, yeşil alana, park alanına çöreklenen binalar bahse konu olduğunda da yoktu bu arkadaşlar.

Yani vardı da, yeşil alanın, çocuk parkının lehine yoktu.

Bilemiyor insan...

Düşünüyor, ediyor çıkamıyor işin içinden.

Kim bilir, kaçak seviyorlar zaar.

Ruhsatlı, legal yapı söz konusu olunca darlanıyorlar da, yeşile, doğaya, havzaya kaçak yapı kondurulduğunda hoşnut oluyorlar.

Ya da, yapana göre bakıyorlar yapı meselesine.

Ne bileyim, Turgay Erdem yapınca tadından yenmiyor da, Müftülük yapınca kent katliamı oluyor.

Zengin yapınca batmıyor da, kurum yapınca zıvanadan çıkılıyor.

***

Bu durumda toparlayacak olursak...

Kimi gazetecilere, zengin ve güçlü olanın kaçak yapısı her nereye çöreklenmiş olursa olsun koymuyor!

Ha diyecekler ki, "15 Temmuz Demokrasi Meydanı artık sıradan bir meydan değildir. O meydan bizler için FETÖ Darbe Girişimi'ne karşı kahramanca sergilenen destansı başkaldırının sembolüdür!"

İş bu sebeple "o meydan kıymetlimizdir, gözümüzdür. Yedirmeyiz, ettirmeyiz."

Bakın bu gerçekten önemli bir sebep olabilirdi.

Hatta zorlasam ben bile saygı duyabilirdim.

Ve fakaaaaat...

O gece, elde bayrak, vatan-millet-demokrasi savunucusu kılığında fink atan nice FETÖ'cü gördü o meydan!

Sonradan hapsi boylayan-bir kısmı ise kusur kalan FETÖ ve Darbe yanlısı nice kolpacıyı da ağırlamış bir meydandır orası.

Dolayısıyla, manevi ikliminin şöyle içten temiz tövbelere, samimi dualara ihtiyacı vardır.

Eski müftülüğün yerine yenisi iyi gelir, münasiptir. Müftümüz hayrına okur okur, üfler.

Yok, siz illa da "biz maraza çıkarırız" diyorsanız.

Kalkıp, Müftülük'ten, hele ki Diyanet'ten... "Şimdi bizim bazı arkadaşlar, binanın-yapının-betonun kaçağını seviyor. Hani mümkünse, şu yeni binayı şöyle kaçaktan, ruhsatsız bi hale soksak da, gönülleri olsa" diye talepte bulunacak halimiz yok.

Düşünün ki, bunu bu kafayla ben bile isteyemem.

Eh...

Bu seferlik, bağrınıza taş basıp idare ediverin artık.

İnsan nelere alışmıyor.