Bursa basını nasıl kurtulur?

Özlem Yağmur 24 Haziran 2020 Çarşamba, 22:46

Zor soru...

Hatta kazık!

Ama birilerinin sorması, sorgulaması lazım.

Daha doğrusu, vaziyetinin vahametinin farkında olan hemen herkes soruyor ve sorguluyor.

 ...Da, artık yazmak, konuşmak ve hatta feryat figan bağırmak lazım.

Aklımız, fikrimiz, ruhumuz lime lime izliyoruz olan biteni.

Midemiz bulana bulana, bu kentin basın mesleğinin ne hale geldiğini, getirildiğini seyrediyoruz.

Ve hakikaten içi almıyor insanın.

Uzak durmak, uzak kalmak, kendini bu zibil süreçten korumak, kovalamak ve hatta Fizan'a sürmek istiyor! (Ahkam kesmeye hazırlanıyorum diye midir nedir? Kendimden ve hissettiklerimden beklenmeyecek şekilde naif başladım. Hayırlısı diyelim...)

***

Bu yazı, tıpkı geçmişte Bursa'daki basın yaralarına ilişkin yazdığım diğer yazılar gibi geniş bir hedef kitleye hitap etmeyecek. (Dar alanda paslaşıcaz.)

Etmesin de zaten...

Etmesin ki, bari geniş kitleler ne hale geldiğimizi bilmesin.

Vesileyle, o oldu, bu oldu.

O onu yazdı, öbürü bunu yazdı. Diye kronoloji falan dökmeyeceğim.

Bi kere, hakikaten içim kaldırmıyor.

Bir de, değim gibi, bu kentte hala basın çevresine saygı duyan insanlar varsa onları da bezdirmeyelim.

Özet geçelim. Bilen okusun.

Olay'dan çok olgudan gidelim.

Sürecin ruhu itibarıyla, algının olgudan üstün ve kıymetli olduğunu bile bile, biz bildiğimizi okuyalım.

***

Kıymetli gerçek gazeteciler...

Bu mesleğe emek vermiş nice arkadaşlar...

Her birinizi tenzih ederekten başlıyorum.

Bugünler, bugünlere damga vuran pespaye hal ve gidiş (hepimizin bildiği gibi) ansızın olmadı.

Önceleri usul usul...

Sonra yaldır yaldır geldi.

Peki nasıl oldu?

Süreç nasıl gelişti.

Geçmiş dönemlerde görev yapan bir kısım siyasetçi ile onların o zamanlar da uşaklığını yapan bir kısım gazeteci kılıklı pazarlamacının ortak çabasıyla oldu!

"Tanrı siyasetçi!" tribine giren, kibir abidesi bir kısım politikacı istedi ki...

Gazeteciler (!) yatsın kalksın onlara methiye düzsün.

Yalasın yutsun. Yaltaklansın!

Ve daha bir sürü histerik talep...

Talep böyle olunca arz gecikmedi.

Piyasaya birden bire, daha önce tanımadığımız, hiç ama hiç görmediğimiz gazeteciler çıktı.

O gazeteciler tedavüle çok kısa sürede öyle bir cakayla sürüldü ki, gerçek ve bahtsız basın emekçileri daha ne olduğunu anlayamadan sistem değişti.

Faraza, o vakitler takip ettiğimiz basın toplantılarında baş köşeye kurum kurum kurulan bu tipler için, "Kimdi ki bu?" demeye yeltenirken bizler, bir de baktık ki, işte o bir kısım siyasetçi bunları baş tacı edivermiş.

Kurumlarda yerler, koltuklar, sütunlar (o hiç olmayan Türkçe'leriyle zırva zırva metinler yazsınlar diye) bu türedi tiplere ayrılmış.

Bu tiplere yer açmak için gerçek basın emektarları kapıların önüne konulmuş.

Olan, biz daha N'oolduğunu, niye olduğunu anlayamadan oldu.

Körler sağırlar birbirini ağırlamaya başladı.

O türedi tipler, edindikleri mevkilerde dönemin siyasetçilerini yaladı yuttu.

Dönemin siyasetçileri de, o gerçek üstü-dışı sefil yazı ve haberler neticesinde siyasi güç elde etti.

O  dönemin basın adı altındaki yapış yapış fecaat arşivi ortada!

Yazmak için hatırlamaya çalışırken dahi sinirlerim bozulduğu için mümkün mertebe özet geçiyorum.

Ne korkunç! Ne hazan! Ve şimdi görüyoruz ki ne öncü günlermiş...

***

Pekii...

Bu türedi ve kifayetsiz tipleri, malum sebeple alıp, bulup, hatta keşfedip, basın mesleğinin en ilkesiz döneminin içine kimler boca etti?

Sürecin, basın rantına göz diken bir kısım basın menajeri! (BASIN RANTI... Vay vay vay... Ne çirkin, ne korkunç bir kavram. Ve fakat ne yazık ki bir o kadar da hakikat...)

Bakın mesela, bu türedi tiplerin hemen her birinin Fahrettin Aslan'ı aynı adrestir.

Onları, keşfeden, antrene eden ve piyasaya sürenler hep aynı adreste kök saldı.

Ya sonra?..

Sonrası tufan!

Kimileri kök salarken, Bursa basını da büyük bir ivmeyle bugünkü korkunç, utanılası, döneme geldi.

Tüm sorumluluk menajerlerde mi?

Asla!

Sonuçta fıtratında yoksa yapış yapış dalkavukluk, menajerin feriştahı gelse, seninle hedefe varamaz.

Allah için, keşfedilen türedi gazeteciler de son derece rantbl tiplerdi. Sayelerinde kısa sürede maksimum verimlilik sağlandı.

Ve utanılası Lale Devri de böylelikle başlamış oldu.

Dönemin, kibirden ne halt edeceğini şaşırmış (Tabii ki herkes-hepsi değil.) bir kısım siyasi erki mutluluktan ne yapacağını bilemez haldeydi.

Sabah kalkıyorsun, yalayıp yutmuşlar.

Akşam yatıyorsun, yalayıp yutmuşlar...

Eleştiren yok.

"Şurada yanlış yaptınız!"

Diyen, diyebilen yok.

Bursa bildiğin harikalar diyarı...

"Hatasız kul" kontenjanından siyasette salınan siyasetçi memnun.

Onlara dalkavukluk etmekle görevli gazeteciler (!) memnun.

Zarflar geliyor, zarflar gidiyor.

Zarfın muhteviyatı ölçeğinde methiyeler düzülüyor.

Ortalama bir gazetecinin, geberinceye kadar çalışsa elde edemeyeceği kadar kallavi olanaklara sahip olan bu türedi gazeteciler ne oldum delisi oluyor.

Ekserisinin kaidesi arşa değiyor!

Dediğim gibi, tadından yenilmeyen harikulade bir Lale Devri...

***

Ya sonra?

İşte bundan sonrası, dönemin ezberi gereği bu türedi tipleri zarflayan-satın alan-kiralayan siyasetçi tayfası açısından tam bir trajedi!

Taksimetre açılmış bir kere!

Her bir yazının, paragrafın ve hatta satırın bedeli var.

"Seni övmenin, diğerine sövmenin..." Hepsinin, her şeyin bedeli var."

Düsturuyla bu kentte caaanım mesleğimin (af buyurun) içine eden bu tayfa, epey bi sonradan gördüklerleri yeni konforlu hayatları sekteye uğramasın diye...

Sistem aynı öyle sürsün diye...

Satmayı en keşfetmiş, satmanın tadını çok fena almış halleriyle, bu kez kimin zarfı daha kallaviyse kalemlerini o yana doğru satar oldu.

Bir nevi, mutasyona uğradı!

Kontrolden çıktı!

Ve bumerang olup kendilerini piyasaya sürenleri, palazlandıranları bile-dahi biçmeye başladı.

İşte o andan sonrası hakikaten kıyamet!

"Öv de öveyim. Söv de söveyim!"  Mottosuyla yola çıkan bu türediler, zamanla daha mahir bir yapıya bürünerek ve kur atlayarak, yalan, iftira, şantaj, montaj ve daha bir çok korkunç basın ve insanlık suçunu işleyebilecek raddeye geldi!

Ve bizler bir kez daha, süreci mal mal izler halde bulduk kendimizi.

Artık, her türden şantaj, her türden montaj, her türden iftira, kumpas, kolpa...

İtibar suikastçılığı, itibar cellatlığı...

Ne ararsan vardı Bursa basınında.

Alışmış bir kere satmaya!

Bu sayede az zamanda çok büyük işler yapmaya...

Çok mühim gazeteci olmaya...

Kenti yönetmeye kalkışmaya, ona buna ayar vermeye.

Diş göstermeye, ısırmaya, koparmaya ve bunları yapsın diye, yaptığı için para kazanmaya alışmış.

Fena halde akut ve bir o kadar da kronik artık.

Başka bir ezberi, başka bir refleksi yok.

Piyasa için hazırlanma ve piyasaya sürülme sebebi bu.

O haliyle geçmişin medar-i iftiharı olmuş.

Bol para ve görece itibar bulmuş.

Genetiğiyle oynanmış tohum misali, artık eskisinden çok daha zararlı.

Artık bumerang.

Diğerleri tekdir alırken, o takdir görmüş. Şımartılmış, tepelere çıkarılmış.

Dönülmez akşamın ufkunda o artık.

Her bakımdan vakit çok geç.

Bu minvaldekiler için zerre kadar bi umut  yok.

Onlar kimine göre (halen dahi kazanım olsa da) hakikatte yazık olmuş, yalan olmuş bir güruh...

Ve ne yazık ki, bu kentteki basın mesleğinin kirlenmesinin başlıca müsebbipleri.

Fakaaaaaattt...

Ya diğerleri?

Ya mesleki kıdemi epey olanlar?

Ya bu türedilere öykünen kıdemli gazeteciler?..

Diğerlerinin acıklı halini yine bir şekilde rasyonalize edebiliyor insan.

Ya bu mesleğe gerçekten yıllarını vermiş koca koca gazeteciler...

Size ne oldu?

Ne ara bu kadar yazık oldu?

Yahu, "patron" dediğin de, senin benim gibi bir fani neticede.

Bu kadar tapınmaya, ellerinde bu denli kalemi mahsusa olmaya değer mi?

Vakti zamanında bizim de oldu patronlarımız.

Onlarda para, bizde emek vardı.

Emeğimizi sattık!

Biz emeğimizi sattık, onlar da aldı.

Ama o kadar.

O KADAR...

İnsan, ruhunu, itibarını, yıllarını, emeğini alt tarafı bir patron için heder eder mi?

Günlerdir düşünüyorum.

Ortalama bir patron, bir çalışanına neler yaptırabilir?

Ucu ne kadar açıktır?

......??

Hadi diğerleri zaten bu sebeple tedavüle sürüldü.

Varlık sebepleri buydu. Bunu gördüler, böyle bildiler. Bu sayede semirdiler.

Ya siz? Size neler oldu?

Hemde şu süreçte, hem de salgın belasının ortasında.

İnsan sebepsiz bir hapşırıkta dahi hayatını film şeridi gibi gözlerinin önünden geçirirken, sizler ne hale geldiniz?

O eski, yalnızca emeğini satan gazetecilere ne oldu?

Haberine, yazısına, tek bir satırına dahi müdahale ettirmeyen eyvallahsız gazetecilere ne oldu?

"O kadar da uzun boylu değil!"

Deyip, kapıyı çarpıp çıkan gazetecilere, ya da böyle dediği için kapının önüne konulan gazetecilere?..

Vay vay vay...

İnsanın emeğini sattığı patronunu sevmesi, saygı duyması güzel şeydir. (Aksi halde düşünsenize, sövdüğünüz bir adamla çalışıyorsunuz. Cehennem azabı bildiğin.)

Ve fakat, sevgi de, saygı duymak da bir yere kadar.

Değil mi?

Artık öyle değil mi?

İnsan bir yandan bu soruları sorarken, bir yandan da yine eski gazetecilere pozitif ayrımcılık yapmak istiyor.

Diğerleri zaten yerlerde!

Ancak, bari eski gazetecileri Allah kurtarsın.

***

Bizim mesleğin çukur vaziyeti özetle böyle.

Berbat, korkunç, hazin...

...De ne uğruna?

İdeolojik bir kavga mı?

Asla! Keşke...

Toplumsal bir fayda mı bahse konu?

Asla! Keşke...

Ennn ama en fenası da, bunca perişanlık, pespayelik sadece ve sadece RANT için.

Bursa'nın RANTI için...

Biricik patronları o ranttan daha fazla yiyebilsin...

Yerken de o cevval çabaların karşılığını versin diye.

Oysa gazetecilik böyle bir  meslek değil.

Alakası yok.

Gazetecilik kamu için, kamu yararına yapılır.

Ve bu, haberlerini, yazılarını mermer blokların üzerine yazan-çakan o ilk gazetecilerden bu yana böyledir.

Asla değişmedi.

Gazeteciliğin evrensel ilkeleri de hala net ve aynı.

Zerre revize edilmedi.

Gazeteci RANT derdine düşmez.

Patronunun rantının peşine asla düşmez.

Bireysel fayda için değil, sadece ve sadece toplumsal fayda için yazar.

Bu, gazetecilik mesleğinin anayasasıdır. Değiştirilemez.

Değiştirilmesi teklif dahi edilemez!

***

Dikkatinizi çekerse, işin vicdan, ahlak boyutuna değinmiyorum bile. Değinemiyorum.

Ölmüşüz, gömülmüşüz! Ağlayanımız yok.

Tabii bunca rezilliğin, insanlık suçunun, hakaretin vesairenin ortasında can çekişirken bizim meslek...

Bu kentte ne yazık ki basın örgütü de yok.

Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Sevgili Nuri Abi... (Nuri Kolaylı...) faraza...

Sahi Abi...

Neredesin?..

Sana hiç dokunmuyor mu bu olan biten?

Senin de canını acıtmıyor mu?

Ben üniversitede gazetecilik okurken sen Gazeteciler Cemiyeti Başkanıydın.

Okulu bitirdim, geldim çalışmaya başladım. Sen Cemiyet Başkanıydın.

Üzerine milyonlarca yıl geçti, Cemiyet Başkanısın.

Bak, geldik gidiyoruz! Sen hala başkansın.

Eeee Nuri Abi...

Vaziyet böyleyken sen neredesin?

Bizler teeee yıllar önce, "Bak bu meslek gidiyor, bitiyor. Her geçen gün biraz daha ..ka batıyor" diye kendimizi paralarken de oralı olmadın. Şimdi de olmuyorsun. (Yok... Pardon! Günahını almayayım. Bir kere müdahil oldun. Basın mesleğini herkes yapamasın diye "basın etik kurulu" topladın. O kurula da BTSO'yu felan dahil edip, başta ben olmak üzere herkesi verem ettin! Ha bir de, ancak ve ancak yukarıda izah ettiğim kolpacıların gelir grubundakilerin karşılayabileceği bir kısım ekonomik kriterler sıralamaya kalktın BTSO Başkanı İbrahim Burkay'la birlikte.)

Bursa'da bir de, İnternet Gazetecileri Derneği var.

Üye olduğum tek meslek örgütü. Başında da genç bir gazeteci olan Mesut Demir...

Mesuuuuut...

Evladım... Bari sen ses ver.

Neredesin?

Gizlendiğin yerde gerçekten mesut musun?

***

Finale doğru yaklaşırken, sürecin siyasi ayaklarını da kısaca anmadan olmaz.

Küllerinden fışkırarak topa giren AK Parti İl eski Başkanı Cemalettin Torun var.

O'nun bir kez daha hedefe koyduğu!

"Beyaz Türk" olmadığı için yine yeniden bedel ödesin istenilen Yıldırım Belediyesi eski Başkanı İsmail Hakkı Edebali var...

Hani geçmişte, sırf Ağrı'da doğduğu için haksızlık edilen...

İftira atılmaya çalışılan!

Bursalı olmadığı için, Balkan göçmeni, Rumeli şeysi olmadığı için...

Hasılı "BEYAZ adam" olmadığı için geçmişte bedel ödetilmek istenilen Edebali, şimdi aynı yapının bir kez daha hedefinde!

Ki, ne korkunç!

Ne kadar gaddarca...

Ha bir de...

Eski Bakan Faruk Çelik'e yaltaklanıcam diye haysiyet cellatlığı yapmaya kalkanlar var.

Onlarla ilgili düşüncelerimizi de bir sonraki yazıda aktaralım.

Ancak, bitirmeden şunu kesin bir ifadeyle belli edelim ki, Faruk Çelik'e büyük zararı, umuyor ve inanıyorum ki, O'na rağmen, O'nun adına kolpaya çıkan o dalkavuk tayfa veriyor.

Faruk Çelik'i gerçekten seven sayan eşi dostu...

Bu son satırlar bizatihi size gelsin. Uyarın. Faruk Çelik'i.

İvedilikle uyarın.

Siyasi hayatının dörtte üçünde bakanlık yapmış, ülke yönetmiş bir isim...

Şu tiplerle, elbette şahsen ve bizzat muhattap olmaz.

Ama illa ki ve bir şekilde dolaylı da olsa "HÖT!" demezse...

O'nun yamacına saklananlarca daha çok basın cinayeti işlenir!

Her şey bir yana da, vebali var.

Hiç bir şey olmasa da, vicdani vebali var.

Yazarın notu:

Hakikaten yoruldum.

İzlerken ve gözlerken dahi çok yoruluyordum.

Hele ki yazarken, Allah sizi inandırsın pert oldum.

Ötesini, yani Bursa basınının düşğü bu durumda bilerek ve bilmeyerek pay sahibi olan siyasileri...

Siyasi ikbal ve koltuk hesaplarını falan bir sonraki yazıda ele alalım.

Tüm samimiyetimle söylüyorum, daral geldi.